Burgess Park

Burgess Park

“Çocuk donmamış beton gibidir. Üzerine ne düşerse izi kalır.”

Hani hep deriz ya “Tıpkı babası gibi uzun boylu” veya “Aynı annesi gibi neşeli cana yakın”; bunun sebebi genetik karakterdir. Yani bir çocuğun anne ve babasında aldığı genlerin karışımının ve özetinin kendi fiziğinde ve yahut karakterinde şekillenmiş olmasına, “genetik karakter” diyoruz.

Genetik karakterin haricinde, birde çocuğun anne karnına düştüğü ilk andan itibaren şekillenmeye başlayan “psikolojik karakter” i vardır. Psikolojik karakter, annenin sevinçleri, öfkesi ve üzüntülerine bağlı olarak “genetik karakterin” üzerine inşa edilen ikinci bir karakterdir.

Anne karnında, dokuz ay geçiren bir çocuk, sadece bu süreyi tamamlamak için beklemez, aksine annenin yaşadığı her acıyı, her sevinci ve her duygusal değişimi birebir yaşayarak bir ömür boyu ana hatları ile kullanacağı karakter alfabesinin ilk harflerini de dizmeye başlar.

Genetik karakterin oluşumunda her ne kadar, anne ve baba söz sahibi olsa da psikolojik karakterin oluşumunda, özellikle anne doğrudan tesir sahibidir. Yani “anne eğer isterse karnındaki çocuğun “pısırık, korkak” yahut sakin ve huzurlu” olabilmesi adına ciddi bir rol oynayabilir.”

Nasıl mı?

Bunu insanlık tarihinin en yüz karası deneylerinden biri ile izah etmek mümkün. Bir çocuğun gelişimini takip etmek, bir annenin psikolojisini bozup yeniden yapmak, daha sonra bunu, bilim dünyasına hediye etmek isteyen bilim adamlarının (!) ilk adresi Afrika’dır. Afrika’nın talihsiz ülkesi Kongo

Kongo’nun sömürüldüğü yıllarda, beyaz adam, Kongo’da daha rahat hareket etmek için Kongo’nun yerli insanlarından yardım almak zorundaydı. Ama en büyük sorun, siyah insanın öfkesine maruz kalmaktı. Para ile tutulan köleler her zaman sadık değildi. Fırsat buldukları ilk anda, efendilerine ihanet edebiliyorlardı. Ayrıca acıya dayanıksızlardı. Hakaret edildiğinde, dayak yediklerinde, canları yandığında, her insan gibi isyan edebiliyor, eş ve çocuklarına olan bağlılıklarını “normal insanlar” gibi canlı tutabiliyorlardı.

Hâlbuki bu özellikler bir kölede olmamalıydı. Çünkü köle, efendisi ile hiçbir şey kıyas etmemeliydi. Canı yansa da efendisine sadık, kendi adına karar veremeyecek kadar korkak ve pısırık olmalıydı. Yani kölelik genlerine kadar işlemeliydi.

İşte beyaz insanın sıkıntısı buradan kaynaklanıyordu. Para ile satın alınan Kongolu köleler, her şeyi çok iyi yapıyorlar; ama iş kritik bir noktaya gediğinde, beyaz efendiyi tehlikede bırakabiliyorlardı.

Sorun, “Kölelik ruhu genlerine kadar işlemiş köleler, nasıl yaratılır?” da kilitlenip kalıyordu. Sonunda beyaz adam, köleliği, ruhuna kadar sindirmiş “köle yaratma (!)” fikrini, Kongolu anneler üzerinde denemeye kara verdi.

Yapılacak şey, başlangıçta, her ne kadar üzücüde olsa sonuç itibari ile beyaz adama sadık köleler edinme fırsatı vereceği için vicdanlar bir süre susturuldu.

O günlerde Kongo’da, sokak sokak, ev ev, hamile kadın arandı. Kimisi üç, kimisi beş, kimisi de dokuz aylık hamile olan anne adayları, zor kullanılarak büyük bir meydana getirildi. Bu alanda zorla toplanılan genç anne adayları arasından dokuz aylık hamile bir kadın seçildi. Doğum yapmasına birkaç gün kalmış olan bu anne adayı, yere doğru gerilerek mancınık haline getirilmiş bir ağaca bağlandı. Etrafta yüzlerce siyahî hamile annenin korku dolu bakışları arasında fırlatıldı. Bir annenin karnındaki çocuğuyla birlikte havada parçalanışına şahit tutulan etraftaki diğer anneler, çığlık çığlığa sağa sola kaçışsalar da beyaz adamın elinden kurtulmayı başaramadılar.

Yaşadıkları bu olayı haftalarca üzerlerinden atamayan hamile anneler, beyaz adamı nerede görseler kendilerine bela bulaşmasın diye büyük hürmet göstermeye başladılar ve anne karnındaki çocukların ruhu, bu korkuyla karışık hürmet duygusu ile şekillenmeye başladı.

Henüz bu olayın travmasını üzerlerinden atamayan anneler, bir sonraki ay, yine aynı meydanda zorla toplandı ve içlerinden yine bir anne adayı seçilip mancınıkla havaya fırlatıldı. Yüzlerce hamile anne, her ay içlerinden seçilen birinin mancınıkla havaya fırlatılışına, kimi zaman havada, kimi zaman yere düşerken parçalanışına şahit tutuluyor ve dokuz ay boyunca, yarının annelerine ve karınlarındaki bebeklere korku travmaları yaşatılıyordu.

Hamileliğin daha ilk aylarından itibaren, anne karnında, bu korku nöbetlerini yaşayarak dünyaya gelen çocuklar, tam da tahmin edildiği gibi “korkuyu ruhuna sindirmiş ve efendisine ölümüne sadık (!)” birer köle olmaya başlamışlardı bile. Beyaz adam için paha biçilmez kıymetteki “sadık köleler” di artık onlar.

Daha anne karnındaki ceninin psikolojisini travmalarla şekillendiren beyaz adam, bilim adına bir çığır açtığını düşünüyordu. Bunun adı “embriyo psikolojisi” idi!..

Embriyo psikolojisi, anne karnındaki embriyonun anne vasıtası ile yaşadığı psikolojiye verilen addır. Kısaca diyebiliriz ki hamilelik süresince bir anne ne ile meşgul oluyorsa, duygu dünyası ne ile şekilleniyorsa karnındaki embriyonun da duygu dünyası aynı olaylarla şekillenmektedir.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, eğer anne korku nöbetleri ile hamileliğini geçirmiş ise muhtemel ki doğacak çocukta da bu korku nöbetlerinin izleri bir ömür boyu devam edip gidecektir. Veya çok karşılaşılan başka bir durum da istenmeyen bir hamileliği mecburi olarak yaşayan bir annenin ruhsal halidir. Böyle bir annenin bebeği, dokuz ay boyunca kendisini istemeyen bir annenin psikolojik baskısı altında eziklik hissedecektir.

Bu ezilmeler, çocuğun bir ömür boyu taşıyacağı “psikolojik karakterin” en belirgin özelliği olarak bir gölge gibi onu takip edecektir.

O halde bebek bekleyen bir anne adayı, sınırda nöbet bekleyen bir asker gibi ciddi ve dikkatli olmalıdır. Karnındaki yavrusuna fizyolojik olarak bağlı olduğu gibi psikolojik olarak da bağlı bulunduğunu asla hatırından çıkartmamalıdır.

Çocuğunun ruhsal gelişimi adına bir anne, okuduğu Kur’an’ın sadece kendisine değil, karnında taşıdığı yavrusuna da okuduğunu bilmeli. Aldığı abdestin, kıldığı namazın verdiği huzur ve sakinliğin, sadece kendisine değil, minik yavrusuna da tesir ettiğini asla unutmamalı.

 

Anne’nin yaşayacağı korku, öfke, hırs, günah, yapacağı gıybet, söyleyeceği yalan, kısacası vicdanını sızlatan her bir durum, çocuğuna da inceden inceye sızar. Bu itibarla bakıldığında, çocuk terbiyesinin daha anne karnında başladığına şahit oluyoruz.

Özetlersek bir anne, çocuğunun nasıl bir karaktere sahip olmasını istiyorsa kendisi de hamilelik döneminde o karakterin izlerini taşımalıdır.

InsaAllah Eğitimin nereden başladığına dikkat çekebilmişizdir.

Kalın sağlıcakla…